Devletin Nefsi Var Mıdır?
İnsanların nefsi vardır.
Peki devletlerin?
İlk bakışta tuhaf, hatta saçma bir soru gibi gelebilir. Devlet dediğimiz şey sonuçta bina değil midir? Kanun değil midir? Kurum değil midir?
Nefsi nasıl olsun?
Fakat biraz düşünelim.
Bir insanın nefsi ne yapar?
Büyümek ister. Haklı çıkmak ister. Güçlenmek ister. Kontrol etmek ister. Eleştirilmek istemez. Kendi kusurlarını görmek istemez. Başarıları kendine, başarısızlıkları başkalarına yüklemek ister.
Şimdi dönüp devletlere bakalım.
Fark ne?
Devletler de büyümek ister. Yetkilerini artırmak ister. Daha fazla alanı kontrol etmek ister. Kendilerini sorgulayanlardan hoşlanmazlar. Yaptıkları iyilikleri görünür kılmak, yaptıkları yanlışları ise görünmez yapmak isterler.
İnsan nefsiyle devlet nefsi arasındaki fark çoğu zaman sadece ölçektir.
Belki de başka hiçbir şey değil.
Çünkü devlet dediğimiz şey nihayetinde insanların oluşturduğu büyük bir organizmadır. İnsan neyse, devlet de odur. İnsan kibirlenirse devlet kibirlenir. İnsan korkarsa devlet korkar. İnsan kendine güvensizse devlet de güvensizleşir.
Bu yüzden devletleri anlamak için anayasalardan önce insan doğasını anlamak gerekir.
Devletin Nefsi Nasıl Büyür?
Tarihte çöken devletlerin çoğu yalnızca düşmanları yüzünden çökmedi.
Nefisleri yüzünden çöktü.
Kendilerini vazgeçilmez sandılar. Hata yapmaz sandılar. Tarihin son noktası sandılar.
İnsan nefsi nasıl ölümsüzlük vehmine kapılıyorsa, devletler de aynı vehme kapılır. İmparatorluklar bu yüzden yıkılır. Partiler bu yüzden küçülür. Kurumlar bu yüzden çürür.
Çünkü nefis bir noktadan sonra gerçekle bağını kaybeder. Kendini hakikatin yerine koymaya başlar.
İşte devlet nefsi dediğimiz şey budur:
Devletin kendisini milletin hizmetkârı olmaktan çıkarıp milletin sahibi gibi görmeye başlaması.
Halbuki devlet sahip değildir.
Emanetçidir.
Tıpkı insan gibi.
İnsan bedeninin mutlak sahibi değil, emanetçisidir. Devlet de ülkenin ve milletin sahibi değil, emanetçisidir.
Fakat nefis emaneti mülk zanneder.
İnsan da böyle yapar.
Devlet de.
İşte çürüme burada başlar.
Kusursuzluk Yanılgısı
Bir devletin en tehlikeli anı zayıf olduğu zaman değildir.
Kendini kusursuz gördüğü zamandır.
Bir insanın en tehlikeli anı da başarısız olduğu zaman değildir. Kendini eleştiriden muaf gördüğü zamandır.
Nefis eleştiriyi sevmez. Devlet nefsi de sevmez.
Bu yüzden güçlü devletlerin en büyük ihtiyacı yalnızca güçlü ordular değildir. Kendilerine hakikati söyleyebilen insanlardır.
Devletlerin aynaya ihtiyacı vardır.
Ayna kırıldığında yüz değişmez. Sadece kusurlar görünmez olur.
Devletlerin başına gelen de çoğu zaman budur. Kusurlar görünmez hale gelir. Sonra kusurlar büyür. Sonra kriz olur. Sonra herkes şaşırır.
Halbuki felaket bir günde doğmamıştır.
Nefis çok önceden büyümeye başlamıştır.
Devlet Nasıl Terbiye Edilir?
Tasavvuf ehli insan nefsini terbiye etmeye çalışır.
Peki devletler nasıl terbiye edilir?
Kanunla mı?
Kısmen.
Muhalefetle mi?
Kısmen.
Basınla mı?
Kısmen.
Fakat asıl cevap daha derinde yatar.
Devleti ancak şuuru yüksek bir millet terbiye edebilir.
Çünkü devletin nefsi varsa, millet onun vicdanı olmak zorundadır.
Vicdan uyursa nefis büyür. Nefis büyürse güç sarhoşluğu başlar. Güç sarhoşluğu başladığında ise devlet milleti değil, kendini korumaya başlar.
O gün geldiğinde devlet hâlâ ayaktadır. Bayrak yerindedir. Binalar yerindedir. Kanunlar yürürlüktedir.
Fakat ruh değişmiştir.
İşte devletlerin gerçek krizi burada başlar.
Son Yenilgi İçeridedir
Devletler çoğu zaman dışarıdan gelen saldırılarla yıkılmaz. Dış saldırılar yalnızca içeride başlamış çürümenin sonucunu hızlandırır.
Asıl yenilgi, devletin kendi nefsine yenilmesidir.
Devlet kendini milletin üstünde görmeye başladığında, emanet mülke dönüşür. Hizmet iktidara, sorumluluk tahakküme, düzen de kibire dönüşür.
Oysa devletin büyüklüğü, kendini ne kadar büyüttüğüyle değil; milletini ne kadar büyütebildiğiyle ölçülür.
Çünkü devletin nefsi büyüdükçe millet küçülür.
Milletin vicdanı büyüdükçe devlet haddini bilir.
Ve belki de bütün mesele budur:
Devletin güçlü olması kadar, nefsini aşabilecek kadar edepli olması da gerekir.
