Bir Toplumu Din Mi Ayakta Tutar, Akıl Mı?
Türkiye uzun yıllardır yanlış bir tartışmanın içinde yaşıyor.
Bir taraf aklı savunuyor.
Bir taraf dini.
Bir taraf laikliği savunuyor.
Bir taraf geleneği.
Bir taraf özgürlüğü savunuyor.
Bir taraf otoriteyi.
Herkes kendi cephesini güçlendirmeye çalışıyor. Fakat belki de kimse doğru soruyu sormuyor.
Bir toplumu gerçekten ayakta tutan şey nedir?
Din mi?
Akıl mı?
Ahlak mı?
Hukuk mu?
İlk bakışta bunlardan birini seçmek zorundaymışız gibi görünüyor.
Oysa tarih tam tersini söylüyor.
Bu unsurlardan biri eksildiğinde toplumlar sarsılıyor.
Tek Başına Hiçbiri Yetmez
Sadece akla dayanan toplumlar oldu.
Teknolojide ilerlediler. Zenginleştiler. Fakat bazen anlamlarını kaybettiler.
Sadece otoriteye dayanan toplumlar oldu.
Disiplin kurdular. Güç ürettiler. Fakat zamanla nefes alamaz hale geldiler.
Sadece inanca dayanan toplumlar oldu.
Maneviyat ürettiler. Fakat bazen dünyayı anlamakta zorlandılar.
Demek ki mesele bunlardan birini seçmek değildir.
Mesele, bunlar arasındaki dengeyi kurabilmektir.
Çünkü toplum dediğimiz şey tek sütun üzerinde duran bir yapı değildir. Akıl, inanç, hukuk, ahlak, özgürlük ve sorumluluk birlikte var olduğunda ayakta kalır.
Eski Tartışma, Yeni Sorular
Aslında İslam düşünce tarihinin büyük tartışması da buydu.
İnsan iyi ile kötüyü kendi aklıyla anlayabilir mi?
Yoksa ancak vahyin rehberliğiyle mi bilebilir?
Mutezile başka cevap verdi.
Eş’arilik başka cevap verdi.
Maturidilik başka cevap verdi.
Ama hepsi aynı sorunun etrafında dolaştı:
İnsanın sorumluluğunun kaynağı nedir?
Bu tartışmalar yalnızca medreselerde kalmadı. Hukuku etkiledi. Devleti etkiledi. Toplumu etkiledi.
Çünkü hukukun kaynağına dair verdiğiniz cevap, insanın özgürlüğüne dair verdiğiniz cevabı da belirler.
İnsanı ne kadar sorumlu gördüğünüz, toplumu nasıl düzenleyeceğinizi de belirler.
Hukuk, Ahlak ve İnsan Tasavvuru
Farabi’nin erdemli şehir tasavvuruna bakalım.
Orada hukuk yalnızca kurallar bütünü değildir. Bir ahlak düzenidir. Bir insan yetiştirme projesidir.
İbn Sina’nın dünyasında hukuk keyfi değildir. Aklın süzgecinden geçmek zorundadır.
İbn Arabi ise başka bir noktaya dikkat çeker: İnsan yalnızca akıldan ibaret değildir. Hakikatin tamamı mantıkla kavranamaz.
Asırlar geçti.
Ama mesele değişmedi.
Bugün Türkiye’de yürüttüğümüz tartışmaların önemli kısmı hâlâ aynı sorunun etrafında dönüyor.
Laiklik nedir?
Din kamusal alanda nerede durmalıdır?
Hukukun kaynağı yalnızca kanun mudur?
Toplumsal değerlerin rolü nedir?
Aslında bunların hepsi aynı büyük sorunun farklı versiyonlarıdır:
İnsan nasıl bir varlıktır ve toplum hangi temeller üzerinde kurulmalıdır?
Yanlış Seçim: Din mi, Laiklik mi?
Türkiye’nin problemi din ile laiklik arasında seçim yapmak değildir.
Çünkü bu ikisi birbirinin doğal düşmanı değildir.
Asıl mesele; özgürlüğü korurken toplumsal düzeni, inancı korurken eleştirel düşünceyi, ahlakı korurken hukuku, hukuku korurken insanı kaybetmemektir.
Bir toplum yalnızca inançla ayakta kalamaz.
Ama inancı dışlayarak da kök salamaz.
Bir toplum yalnızca akılla yükselemez.
Ama aklı küçümseyerek de istikamet bulamaz.
Bir toplum yalnızca hukukla düzen kuramaz.
Ama hukuksuz da adaleti koruyamaz.
Hukuk Ahlaksız, Ahlak Hukuksuz Yaşayamaz
Bugün dünyanın birçok yerinde iki büyük hata yapılıyor.
Bir grup ahlakı hukukun yerine koyuyor.
Bir grup hukuku ahlakın yerine.
Oysa hukuk ahlaksız yaşayamaz.
Ahlak da hukuksuz korunamaz.
Bir toplumda kanunlar kusursuz olabilir. Ama insanlar dürüst değilse adalet üretilemez.
Bir toplumda insanlar iyi niyetli olabilir. Ama kurumlar güçlü değilse haklar korunamaz.
İşte bu yüzden gerçek mesele yalnızca laiklik değildir.
Gerçek mesele denge meselesidir.
Çünkü medeniyet, tek bir ilkenin mutlak hâkimiyetiyle değil; ilkelerin birbirini sınırlaması ve tamamlamasıyla kurulur.
Denge Yolu
Türkiye’nin geleceği de burada düğümleniyor.
Ne katı bir pozitivizm.
Ne sorgulanamaz bir otorite.
Ne kutsallaştırılmış devlet.
Ne kutsallaştırılmış birey.
İhtiyacımız olan şey daha zor bir yoldur.
Denge yolu.
Akıl ile inancın konuşabildiği…
Hukuk ile ahlakın birbirini besleyebildiği…
Özgürlük ile sorumluluğun aynı anda yaşayabildiği…
Bir toplumsal düzen.
Bu kolay değildir. Çünkü denge, slogan üretmez. Sabır ister. Hikmet ister. Kurum ister. İnsan yetiştirme iradesi ister.
Ama kalıcı medeniyetler de zaten kolay cevaplardan değil, zor dengelerden doğar.
Aynı Hakikatin Farklı Yüzleri
Velhasıl…
Bir toplumu yalnızca din ayakta tutmaz.
Yalnızca akıl da.
Yalnızca hukuk da.
Yalnızca ahlak da.
Toplumlar bu sütunlardan biri yıkıldığında sarsılır. Hepsi birlikte ayakta kaldığında yükselir.
Ve belki de asıl medeniyet, bu unsurlardan birini diğerine üstün kılmak değil; onları aynı hakikatin farklı yüzleri olarak görebilmektir.
Çünkü insan yalnızca akıldan ibaret değildir.
Yalnızca inançtan da.
Yalnızca haklardan da.
Yalnızca sorumluluklardan da.
İnsan bütün bunların birlikte anlam kazandığı bir varlıktır.
Toplum da ancak bu bütünlüğü koruyabildiği ölçüde ayakta kalır.
